top of page

Eski Dostların Gidişi ve Yetişkin Dünyasında Yalnızlığın Anatomisi


Yetişkinlik Temalı Bir Görsel
Yetişkinlik

Yetişkinlik ve Hatıraların Tozlu Rafları


Telefonun ekranı pazar gecesinin loşluğunda bir deniz feneri gibi yanıp sönüyor ama ufukta görünen tek bir gemi bile yok. Parmakların rehberde aşağı yukarı kayarken aslında isimlerin üzerinde değil hatıraların tozlu raflarında geziniyorsun. Bir zamanlar gecenin üçünde arayıp saçma sapan bir rüyayı anlatabildiğin o insanlar şimdi nerede? Hepsi orada, o dijital listenin içinde birer veri yığınına dönüşmüş haldeler. Onlara ulaşmak bir uçurumun kenarından seslenmek gibi artık. Sesin karşı tarafa gitmiyor, gitse de rüzgârın uğultusunda kayboluyor. Yetişkinlik dediğimiz o havalı takım elbisenin “cepleri delik çıktı” desek yalan olmaz. İçine ne koysak düşüp kayboluyor ve biz o ceplerde elimizi ısıtmaya çalışırken parmak uçlarımızda sadece bozuk para gibi şıngırdayan yalnızlığı hissediyoruz. Eskiden kalabalık sofralarda kahkahalarla bölünen cümlelerimiz vardı şimdi ise tamamlanamayan WhatsApp mesajlarımız var.


30 yaş.
30 Yaş


30 Yaşın Tenhalığı ve Yetişkinlikte Yeni Bağlar Kurmanın Ağırlığı


Otuz yaş, bir sınır kapısıdır ve pasaportunda vizesi bitmiş dostlukların varsa o kapıdan tek başına geçersin. Yirmili yaşların o savruk ve cömert enerjisi yerini hesaplı kitaplı, güvenlikli sitelerin yüksek duvarlarına benzeyen bir temkine bırakır. Eskiden bir bankta oturup çekirdek çitlerken kurulan o sarsılmaz bağlar, şimdilerde lüks kafelerde "Ne iş yapıyorsun?" sorusunun soğukluğunda can çekişiyor. Çünkü yetişkinlikte tanışmak bir mülakata dönüşmüştür. Karşındaki insan seni tanımak değil CV'ni incelemek ister gibidir. Ruhlarımız nasır tutmuştur ve yeni bir insanı o nasırın altına geçirmek cerrahi bir müdahale gerektirir.


Kimse o ameliyat masasına yatmak istemez çünkü herkes yaralıdır ve herkesin heybesinde anlatmaktan yorulduğu bir hikâyesi vardır. Yeni birine baştan başlamak, bir kitabı son sayfasından okumaya çalışmak kadar yorucu gelir insana. O yüzden eski dostların gidişi sadece bir veda değildir, aynı zamanda geçmişin şah damarını kesmektir. Onlar gittiğinde seni "sen" olduğun için seven son tanıkları da kaybedersin. Geriye kalanlar ise senin unvanını, konumunu ya da onlara sağladığın faydayı sevenlerdir. İşte bu yüzden otuzundan sonraki yalnızlık kalabalıkların ortasında bile üşütür adamı.

 

Bir Kahve İçelim Demenin Giderek Zorlaşan Hikayesi


"Bir ara kahve içelim" cümlesi modern zamanların en büyük yalanıdır. Bu cümle aslında "Seni seviyorum ama sana ayıracak vaktim yok, lütfen beni vicdan azabıyla baş başa bırakma" demektir. İki yetişkinin aynı takvimde boş bir saat dilimi bulması Samanyolu Galaksisi'nde yaşam bulmaktan daha düşük bir ihtimaldir artık. Pazartesi sendromu, Salı toplantısı, Çarşamba yorgunluğu derken hayat araya girer. O kahve bir türlü içilemez, fincanlar hayali masalarda soğur.


Zamanın paslı makası ipleri birer birer keserken biz elimizde kalan son uçları düğümlemeye çalışırız. Ama nafile. Çünkü herkes kendi hayatının başrolü olmaktan o kadar yorgundur ki kimse bir başkasının filminde figüran olmak istemez. Dostluk fedakârlık ister ama yetişkin dünyasında fedakârlık en pahalı lükstür. Enerjimiz, sabrımız ve tahammülümüz kredi kartı limitlerimiz gibi her ayın sonunda eksilere düşer. O yüzden birine "Nasılsın?" diye sormak bile bazen altından kalkılamayacak bir yük gibi gelir. Ya "Kötüyüm" derse? O zaman dinlemek gerekir, teselli etmek gerekir. Oysa bizim kendi enkazımızı kaldıracak vincimiz bile yok.


Neden Artık Kimse Aramıyor Diye Sorduğumuz O Sessiz Akşamlar


Eve girdiğinde kapıyı kapatırsın ve dünya dışarıda kalır zannedersin ama dünya o kapının altından sızan bir duman gibi içeri dolar. Sessizlik kulaklarını çınlatır. Neden kimse aramıyor sorusu, cevabını bildiğin halde kendine sormaktan vazgeçemediğin bir bilmecedir. Aramıyorlar çünkü onlar da senin gibi o koltukta, ellerinde telefon, bir başkasının aramasını bekliyorlar. Herkes bekliyor. Herkes ilk adımı karşıdan bekleyen mağrur birer heykel gibi duruyor köşesinde.


Bizler yorgun gladyatörleriz. Gün boyu plaza koridorlarında, trafik sıkışıklığında, market sıralarında savaşıp akşam olunca kalkanlarımızı yere bırakıyoruz. O an tek istediğimiz şey sessizlik oluyor. Ama bu sessizlik bir ödül değil cezadır aslında. İnsan sesine, o samimi ve yargılamayan dost sesine duyulan açlık, midemizdeki gurultudan daha şiddetlidir fakat gururumuz açlığımızdan büyüktür. Telefonu elimize alır, rehberde bir ismin üzerinde durur ve sonra "Şimdi müsait değildir" bahanesine sığınarak ekranı kapatırız. Oysa müsait olmadığından değil, reddedilme ihtimalinden korktuğumuzdan basmayız o tuşa.


Yetişkinlik, çocukken hayalini kurduğumuz o özgürlük ülkesi değilmiş. Burası, herkesin kendi kalesine çekilip köprüleri attığı bir sürgün adasıymış. Belki de sorun bizde değil, sorun büyümek denilen o tedavisi olmayan hastalıktadır. Yine de umut, rehberdeki isimlerden birinin aniden parlamasında gizlidir. Belki bu akşam değil ama bir gün, o telefon çaldığında açacak cesaretimiz kalmış mıdır? Yoksa biz de o sessizliğin konforlu uyuşukluğuna çoktan teslim mi olduk?

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Image by Pavel Aminov

Sosyal Medyada

Mucizelere Tanık Olabilirsiniz

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Twitter

Mucizelere İnan

Gerçek Olsunlar

Her alandan yazarların buluştuğu Mucize Dergi'de hikayeler, makaleler ve ilham dolu içeriklere göz atın. Kendi yazınızı payla

© 2025 by Mucize Dergi

Image by Andrew Neel

Yolculuğumuza Siz de Dahil Olun!

Mucize Dergi’de her fikir değerli, her ses duyuluyor. Aramıza katılın ve bu yolculukta birlikte yürüyelim!

Aramıza Katıldığınız için Teşekkürler :)

bottom of page