İsteksizlik Nedir, Nasıl Geçer?
- Fatih Koca

- 2 Mar
- 2 dakikada okunur

İsteksizlik Nedir?
Sabahın kör vakti, alarmın o mekanik çığlığıyla gözlerini açtığında hissettiğin şey sadece uyku mahmurluğu değil. Sanki görünmez bir el, göğsünün tam ortasına oturmuş ve sana kalkmanın, giyinmenin, o kapıdan çıkıp dünyaya karışmanın manasızlığını fısıldıyor. Bir masada, sipariş ettiğin yemekler soğuduktan, garsonlar sandalyeleri ters çevirip ışıkları kıstıktan sonra gelen o muazzam ziyafet sofrası gibi hissediyorsun hayatı. Açsın ama iştahın yok. İşte bu noktada isteksizlik nedir sorusunun cevabı, sözlüklerdeki "tembellik" tanımından çok daha derin, çok daha karanlık bir koridorda yankılanıyor. Bu, yorgunluktan ziyade, ruhun uzun süreli bir kuşatma altında cephanesini tüketmesi halidir.
Yıllarca süren o ince hesaplar, ay sonunu getirme telaşları, ertelenen tatiller, vitrinlerine sadece bakılıp geçilen dükkânlar... Hepsi birikti ve tortusu ruhunun dibine çöktü. Gençliğini, bir gün rahat edeceği umuduyla harcayanların trajedisidir bu. "Bir gün her şey düzelecek" diyerek dişini sıktın, ama o diş artık kırıldı. Şimdi imkanın olsa bile, o eski hevesi içinde bulamıyorsun. Çünkü heves, raf ömrü olan bir duygudur ve senin rafların uzun zaman önce tozlandı. Bu durum, basit bir can sıkıntısı değil; isteksizlik yorgunluk mutsuzluk üçgeninde sıkışıp kalmış, zaman aşımına uğramış bir hayal kırıklığıdır.

Geç Kalmışlığın Yarattığı Boşluk
Zihninin bir köşesinde sürekli dönen "Artık olsa da fark etmez" plağı, seni eylemsizliğe sürüklüyor. İnsanlar sana dışarıdan baktığında durmuş bir saat görüyorlar; oysa sen, içinde zembereği kopmuş bir mekanizmayı taşımaya çalışıyorsun. İsteksizlik neden olur diye soranlara, verilecek en dürüst cevap belki de şudur: Ödülün, çabadan daha küçük göründüğü o kırılma anını yaşadın. Yıllarca koştun, ama bitiş çizgisine vardığında stadyum boşalmıştı. Bu his, insanın içindeki oyun oynama arzusunu öldürür. Oysa hayat, biraz da ciddiye alınmaması gereken bir oyundur. Sen bu oyunu o kadar ciddiye aldın, o kadar hayati gördün ki, şimdi oyunun kuralları sana sadece yük gibi geliyor.
Etrafındaki "pozitif" insanlar, sana sürekli depresyondan kurtulma yolları adı altında, aslında hiç anlamadıkları reçeteler sunuyorlar. "Çık dolaş, hava al, yeni hobiler edin" diyorlar. Sanki ruhun pası, temiz hava ile silinebilirmiş gibi. Onlara, meselenin bir hobi eksikliği değil, anlam erozyonu olduğunu anlatamıyorsun. Bir binanın temeli çatlarken, pencerelere yeni perdeler asarak evi kurtaramazsın. Senin hissettiğin bu hayata karşı isteksizlik, aslında yıllarca ihmal edilmiş, "sonra yaparım" denilerek ötelenmiş o küçük neşelerin intikamıdır.

Ruhun Zembereğini Yeniden Kurmak
Peki, bu dipsiz kuyudan çıkış yok mu? Elbette var, olmalı. Depresyondan nasıl çıkılır sorusunun cevabı, devrim niteliğinde büyük kararlarda değil, mikroskobik eylemlerde gizli. İradeyi bir kas gibi zorlamak yerine, onu nazikçe okşamak gerekiyor. Çünkü senin iraden tembel değil, sadece kırgın.
Çözüm, o büyük ve anlamlı hayat amacını aramayı bırakıp, anlamsızlığın içindeki küçük keyiflere teslim olmaktan geçiyor. Kendini bir şeyler başarmak zorunda hissetmediğin, sonucunda bir ödül veya takdir beklemediğin, sadece "yapmış olmak için" yapacağın eylemlere ihtiyacın var. Belki bir kedinin başını okşamak, belki de hiç okumayacağın bir kitabı sırf kapağını sevdiğin için satın almak. Yıllarca ertelediğin o tatmini, şimdi sana saçma gelse bile yaşamak zorundasın.
Hayatın seni getirdiği bu noktada, geçmişin yasını tutmayı bırakıp, "geç kalmışlığın" da kendine has, buruk bir tadı olduğunu kabul etmelisin. Tren kaçtı evet, ama istasyonun çayı hâlâ taze olabilir. Kendine şu soruyu sorma cesaretini gösterebilir misin: Eğer bugün, geleceğe dair tüm o büyük umutlardan vazgeçip sadece şu anın sıradanlığına razı olsaydın, omuzlarındaki o tonlarca ağırlık, yerini hafif bir rüzgâra bırakır mıydı?




Yorumlar